Share

Büyük Krizin Eşiğindeki İstanbul

İstanbul karşı konulamayan bir hızla büyüyor. Bırakalım bu büyümeye karşı koymayı, aksine büyüme adeta teşvik ediliyor. 2007’de 12.5 milyonun biraz üzerinde olan İstanbul nüfusu 8 yıl içerisinde 14 milyon 657 bin seviyesine ulaştı ki bu İstanbul’un daha fazla kaldıramayacağı bir büyüme hızı. TÜİK’in yaptığı projeksiyona göre, İstanbul’un nüfusu 2023’te 16.5 milyona ulaşıyor. Üstelik bu projeksiyonda kullanılan temel senaryoya göre (ki bu en iyi senaryodur), toplam doğurganlık hızının doğal akış içinde azalıp 2050 yılında 1,65’e düştüğü varsayılıyor. Toplam doğurganlık hızının kademeli olarak artarak 2020 yılında 2,11’e, 2050 yılında ise 2,5 seviyesine ulaştığı diğer senaryoya göre ise Türkiye nüfusu 86 milyona dayanıyor. [1] Bu senaryoya göre, İstanbul’un nüfusu da katlanarak büyümeye devam ediyor.

istanbul-nufus

Bu senaryolarda toplam doğurganlık hızı esas alınarak oluşturulmuş veriler kullanılıyor. Bunların yanına İstanbul’un kuzeye doğru büyümesinin orman ve tarım arazileri üzerinde yaratacağı imar baskısı ve olası yapılaşma riskleri de eklendiğinde, nüfusun İstanbul’da çok daha fazla artacağı söylenebilir. İstanbul mevcut haliyle bile Danimarka, Norveç ve Hırvatistan gibi üç ülkenin toplam nüfusu kadar. Ayrıca, İstanbul’da İsrail, Bulgaristan, İsviçre ve Sırbistan gibi ülkelerin yaklaşık iki katı insan yaşıyor.

Sadece nüfus olarak değil, ekonomik veriler ışığında da İstanbul ülke geneliyle kıyaslandığında büyük bir dengesizliği yansıtıyor. Örneğin, 2015 yılına ait ihracat rakamlarına bakıldığında, ekonomide İstanbul’un yüklendiği kısmın ülke geneline olan dengesizliği daha iyi anlaşılıyor. Ülke genelinde 2015 yılında yapılan toplam 143,8 milyar USD değerindeki ihracatın 77 milyar USD’lik kısmını, yani toplam ihracatın %53’ünü İstanbul gerçekleştirmiş. İthalat rakamlarında da benzer bir durum var. 2015 yılına ait toplam 207 milyar USD’lik ithalatın 118 milyar USD’lik kısmı, yani %57’si yine İstanbul tarafından yapılmış durumda. Karşılaştırma açısından daha kolaylık sağlaması için şu örnekler verilebilir: İstanbul’un 2015’teki ihracatı İzmir’in 9.5, Ankara’nın 11, Manisa’nın 41, Trabzon’un 50, Diyarbakır’ın 414 ve Çanakkale’nin 595 katı büyüklüğünde. Bu kıyaslamayı küçük Anadolu kentleriyle yaptığımızda oran 5000’leri buluyor.[2]

2015-ihracat

Yukarıdaki veriler İstanbul’un gerek ülke ekonomisinde kapladığı alanla gerekse sahip olduğu nüfusla sürdürülebilir olup olmadığı sorununu ortaya çıkarıyor. Kır/kent nüfusunda ibrenin bariz şekilde kentlere doğru kırılmasıyla birlikte sürekli büyüyen kentsel mekanın sınırları İstanbul için çoktan aşılmış olmasına rağmen bu soruna müdahale edilmediğine, aksine büyümenin teşvik edildiğine tanık oluyoruz. Kanal İstanbul Projesi, Kuzey Marmara Otoyolu Projesi ve bu projenin bir parçası olan 3. Köprü kentin kuzeye doğru büyümesinin “planlı” bir şekilde benimsendiğini gösteriyor. Sürdürülebilir olmaktan uzak bu büyüme neticesinde orman ve tarım arazilerinin yitirilmesiyle ekolojik sorunlar katlanarak büyürken kentsel yaşam kalitesi de günden güne düşüyor. Hava kirliliği, işsizlik oranları, okulların yeterliliği (öğrenci/öğretmen oranı), yapı sahipliği oranı, hane geliri, park alanına uzaklık, hastaneye uzaklık, ulaşım hattına ve durağına uzaklık, kentsel doku özellikleri gibi bir dizi kriter kentlerin yaşam kalitesi hakkında fikir sahibi olmamızı sağlayan başlıca unsurlar[3] iken, bu kriterlerin İstanbul ölçeğinde karşılanabilirliği günden güne azalıyor.

İstanbul’un yaşadığı bu hızlı büyümeye dair mimarlık tarihçisi Doğan Kuban geçtiğimiz günlerde net bir uyarıda bulundu: “İstanbul ulaştığı megalopolis boyutlarıyla, ülkenin vücudunun taşıyamayacağı bir koca kafa haline dönüşen, ekonomik etkinliğin yurt yüzüne dengeli yayılmasına engel olan ve Anadolu halkının topraklarını terk ederek ülke tarımını dış dünya pazarına dönmeğe zorlayan, ve sonuçta uluslararası sermayenin aşağı düzeyde bir ortağı olarak fakir halkı tüketici olmaya teşvik eden, giderek Türkiye’nin sömürülen bir topluma dönüşmesine neden olacak bir emme basma mekanizması olarak çalışmaktadır.”[4]

Ekonominin örgütlenmesinin esas olarak İstanbul üzerinden yürüdüğü bu modelde nüfus artışının da İstanbul’da yoğunlaşması kaçınılmaz. Bu durumu tersine çevirecek politika ise makro düzeyde olmak zorunda. Mahalle ölçeğinde yaşadığımız problemlerin giderilmesi için ilçe, il ve bölge düzeyinde müdahalelerin de önemi hayli fazla, ama esas olarak ülke ölçeğinde bütüncül müdahalelere ihtiyaç olduğu da ortada. Meselenin özeti; ekonominin ve nüfusun daha fazla İstanbul’da yığılmaması ve ülkenin diğer bölgelerine dengeli şekilde yayılması için etkin bir planlamayı benimsemiş bir siyasi iradeye ihtiyaç var. Bu öyle bir irade olmalı ki tarımsal ürün ihtiyacında dışarıya bağımlılığı azaltarak kırsal nüfusun kentlere yönelmesinin önüne geçebilsin. Benzer şekilde,İstanbul’daki arsa spekülasyonunun ve inşaata dayalı ekonomik döngünün dışına çıkarak mevcut yapılaşmaların düzenlenmesini ve ihtiyaç duyulan donatı alanlarının artırılmasını hedeflesin.

İstanbul’daki konut stoğunun günden güne artması ve konut satışları üzerinden işleyen ekonomik mekanizmayı göstermesi açısından son 6 yılın konut satış verileri de oldukça çarpıcı:

konut-satislari

İstanbul’un yaşadığı kontrolsüz büyüme aslında büyük bir paradoksun ürünü. Dolayısıyla bu paradoksu aşacak çözümlere ihtiyaç var. Paradoks şu ki nüfus artışı, üzerinde yükseldiği ekonomik sistemle güçlü bağlara sahip. Nüfus artışı olmadığı takdirde yeni konutlar için talepler de düşük olacak. Arsa spekülasyonunun ve rantın büyük olduğu kentlerde konut piyasasının yoğunlaşması ise çok basit bir kârlılık beklentisinin sonucu. Aynı masrafla üretilen konutların iki farklı şehirde, aynı şehrin iki farklı ilçesinde veya aynı ilçenin iki farklı mahallesinde büyük farklarla satılıyor olması, konut üreticilerinin önceliği, rant getirisinin büyük olduğu bölgelere vermesine sebep oluyor. Konut piyasasının dev aktörlerinin İstanbul ilgisi tamamen bu kârlılıkla ilintili. Bu ilgi, aynı zamanda söz konusu ekonomik çark ile siyaseten çıkar sağlayan iktidarın da iştahını kabartıyor. Siyasi iktidar yaşadığı ekonomik ve siyasal sorunların çözümü için geri dönüşü olmayan bir yola girme pahasına planlama disiplininden yoksun bir kentsel politikayı benimseyerek “çözmeye” çalışıyor.

Kuzey ormanları ve su havzaları başta olmak üzere doğa tahribatına son veren bir anlayışın benimsenmesi, kentin kuzeye doğru büyümesinin önüne geçilmesi, beton yığınına dönüşen kentsel mekanların kullanılabilir yeşil alanlara kavuşturulması, kent yoksullarının barınma, eğitim ve sağlık gibi temel ihtiyaçlara ulaşmasındaki sorunların giderilmesi gibi somut talepler ivedilikle siyasetin gündemine sokulmalı. Aksi durumda, yani daha eşitlikçi ve sürdürülebilir bir kent hayatı yaratamadığımız durumda, İstanbul koca bir çöküntü alanına dönüşecek.

 

* Grafikler TÜİK verileri kullanılarak oluşturulmuştur.

[1] TÜİK, Nüfus Projeksiyonları, 2013-2075, http://www.tuik.gov.tr/UstMenu.do?metod=temelist

[2] Dış Ticaret İstatistikleri, https://biruni.tuik.gov.tr/disticaretapp/disticaret.zul?param1=9&param2=0&sitcrev=0&isicrev=0&sayac=5811

[3] http://www.mimarlikdergisi.com/index.cfm?sayfa=mimarlik&DergiSayi=53&RecID=1326

[4] https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarhp/dogan-kuban-istanbul-ulkeyi-cokertecek-kalkinmaya-engel-noktaya-ulasti