Share

“İklim Krizi Konusunda Hâlâ Umudumuz Var, Kentler Öncülük Edebilir”

Son günlerde etkilerini giderek daha çok hissettiğimiz iklim krizi hakkında, Ekosfer Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Özgür Gürbüz‘le bir röportaj gerçekleştirdik.

İklim krizi nedir; kentleşmenin iklim krizindeki rolü nedir?

İnsan, sanayi devrimiyle birlikte fosil yakıt dediğimiz kömür, petrol ve doğalgazı daha çok kullanmaya başladı. Fosil yakıt kullanımıyla da başta karbondioksit olmak üzere atmosfere bıraktığımız seragazı emisyonlarının miktarı arttı. Seragazları aslında dünyayı biz ve diğer canlılar için yaşanır kılıyor. Güneş ışınlarının bir kısmını hapsederek ortalama yüzey sıcaklığını 14 derece civarında sabitliyor. Biz ise bu dengeyi bozduk, seragazlarının miktarını artırarak sera etkisini güçlendirdik ve ortalama sıcaklıkta an itibarıyla 1,2 derecelik ısınmaya yol açtık. Gezegeni ısıtmaya da devam ediyoruz. İklim değişikliği dediğimiz bu süreç bir cümleyle özetlersek, bildiğimiz, alıştığımız yaşam koşullarının yok olması anlamına geliyor. İnsanla birlikte birçok türün yaşamasına olanak veren koşullar değişiyor. Türkiye’de de dramatik bir şekilde görmeye başladığımız gibi, aşırı hava olaylarının sayısı, sıklığı ve şiddeti artıyor. Seller alışılmadık zamanlarda, beklenemedik şiddette gerçekleşiyor. Kurak dönemlerin süresi uzuyor, hortumlar daha sık görülüyor, dolu taneleri irileşiyor. Deniz seviyesindeki yükselme kıyılarda yaşamı tehdit ediyor; su baskınlarına yol açıyor. Yok olan bitki ve hayvan türleri yaşamı tehdit ediyor. Tüm bunları bir ders gibi anlattığımızda insanın sorumluluğunu ve tehlikenin boyutlarını çok iyi anlamadığını fark ettik. İklim krizi tanımı bu anlamda, bahsedilenin bir bilim kurgu filmi senaryosu olmadığını, içinde bulunduğumuz sorunun krize dönüştüğünü ve her kriz gibi bundan da çıkılabileceğini daha iyi anlatıyor. O yüzden de bir süredir iklim değişikliği yerine krizi demeyi tercih ediyoruz.

Özgür Gürbüz, Ekosfer Derneği Yönetim Kurulu Üyesi

Kentler iklim krizinin büyümesinde önemli bir role sahip. Dünya nüfusunun yarısından fazlası kentlerde yaşıyor. Küresel enerji tüketiminin üçte ikisi kentlerde tüketiliyor. Ulaşımdan ısıtmaya kadar her alanda enerji tüketiyoruz ve halihazırda bu enerjinin çoğu fosil yakıt kaynaklı. Küresel karbondioksit emisyonlarının yüzde 70’ten fazlası da haliyle kent kaynaklı. İklim krizine neden olan kentler öte yandan çözümün de anahtarı. Kentlerdeki yaşam tarzını değiştirebilir, kentleri dönüştürebilirsek sorunun çözümüne de önemli bir katkıda bulunabiliriz.

  • Türkiye’nin iklim krizi karnesini nasıl tanımlarsınız?

Türkiye’nin karnesini derslerdeki notlarına bakarak değerlendirmek en doğrusu olur. Türkiye’nin seragazı emisyonları 1990 yılında 400 milyon ton karbondioksit eşdeğeriydi (CO2e), 2019 sonunda 506 milyon tona çıktı. Kişi başına düşen emisyon miktarı da 6,1 ton CO2e oldu. Salgından önce 6,4 tona kadar çıkmıştı. Bu rakamlar Türkiye’yi en sorumlu ülke yapmıyor ama orta sıralarda, giderek daha fazla emisyon salan ülkelerden biri yapıyor. Eğilime bakarsak, kısa bir süre içinde Türkiye’de yaşayan her bir kişinin atmosfere bıraktığı emisyon miktarı Avrupa’daki gelişmiş ülkeleri yakalayacak. Bu da Türkiye’nin “bir şey yapmama” bahanelerinden birini zayıflatacak.

Türkiye küresel emisyonların yaklaşık yüzde 1’inden sorumlu ancak emisyonlarını sınırlama veya azaltma adına bir hedefi yok. Kömürden çıkış için belirlenmiş bir tarih yok, aksine daha fazla kömür santralı yapma niyeti var. Gelişen ülke olması nedeniyle kanaat notu da kullansak, bu eylemsizlik büyük bir sorun. Paris Anlaşması’nı imzalayıp onaylamayan 6 ülkeden biri olması, Paris imzalanırken verdiği beyanın emisyonları iki kat artırma gibi kabul edilmesi zor bir hedef içermesi de sorunu büyütüyor ve Türkiye’nin notunu düşürüyor. İklim Değişikliği Performans Dizini’nin (Climate Change Performance Index) 2021 versiyonunda Türkiye 61 ülke arasında 42. sırada yer alıyordu. Evet, iklim krizinden bir ABD veya Çin kadar sorumlu olmayabiliriz ama elimizi taşın altına koyup, kapımızın önünü süpürdüğümüzü de kimse söyleyemez. Sorun da bu zaten.

Türkiye küresel emisyonların yaklaşık yüzde 1’inden sorumlu ancak emisyonlarını sınırlama veya azaltma adına bir hedefi yok. Kömürden çıkış için belirlenmiş bir tarih yok, aksine daha fazla kömür santralı yapma niyeti var.

Kömür santrallarını öne çıkaran enerji politikası, kara ve havayoluna dayalı ulaşım projeleri ve yeşilsiz, rantı öne çıkaran kentleşme hamleleriyle emisyonları azaltma şansımız yok. Bu işin bir boyutu. İklim krizini durdurmak kadar “uyum” dediğimiz zararı en aza indirecek çalışmalar yapmak da çok önemli. Türkiye ne yazık ki bu konuda da etkin değil. Sellerden kentleri korumak için önlem almak, şiddetlenen fırtınalara göre kentlerdeki güvenliği artırmak, sulak alanları korumak, orman yangınlarına karşı tedbirleri çoğaltmak gibi onlarca uyum çalışması yapılabilir. Türkiye, krizi önleme ve krizin hasarını azaltma alanlarının her ikisinde de yok. Bu da aşırı hava olayları kaynaklı felaketlerin sonuçlarını daha da artıracak.

  • İklim krizi engellenebilir mi?

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli, son raporuyla iklim krizini yavaşlatma konusunda kritik bir noktaya geldiğimizi söyledi. Paris Anlaşması’nın ilk hedefi olan sıcaklık artışını 1,5 derecede sınırlama konusunda şansımız giderek azalıyor. 1,5 dereceyi 2030’larda aşabiliriz ama iyimser senaryolardaki çizgiye kendimizi çekebilirsek yüzyılın sonunda yeniden 1,4 dereceyi görebilir ve sıcaklık artışını aşağı çekebiliriz de diyor. 2050 için herkesin konuştuğu “net sıfır emisyon hedefi” gerçekleşirse 2 derecenin altında kalabiliriz. Umut var ama işimiz her geçen gün zorlaşıyor. 2 derece gibi bir eşiğin aşılması durumunda ise nasıl bir dünyada yaşayacağımızı kestirmek bile güçleşiyor. Bilim insanları bu konuda karamsar.

Bilim, hızlı davranırsak ve radikal değişiklikleri gerçekleştirebilirsek hâlâ umudumuz olduğunu söylüyor. Özellikle enerji sektöründe değişimin hızı etkileyici; bildiğiniz gibi enerji sektörü küresel emisyonların yüzde 72’sinden sorumlu. Son 10 yılda yeni kurulan elektrik üretim kapasitesinin yüzde 62’si yenilenebilir enerji oldu. 2019’da küresel elektrik üretiminin yüzde 29’unu sağlayan yenilenebilir enerji kaynaklarının 2030’da yüzde 55’ini sağlaması mümkün. 2010-2018 arası yenilenebilir enerji kaynaklı elektrik üretimi 4 milyon gigavatsaatten (GWh) 6 milyona çıktı. 2010 yılında tüm dünyada 17 bin elektrikli araç vardı, 2019 sonunda ise 7 milyonu geçti. Değişim, doğru politikalarla desteklenirse çok hızlı gerçekleşebiliyor. Ortada zaten teknik bir sorun yok, politik sorunlar var. Sorduğunuz sorunun yanıtı hayır olduğunda zaten başka bir dünyada olacağız ve hepimiz fark edeceğiz.

  • İklim krizine karşı yerel yönetimler kentsel ölçekte neler yapabilir?

Yerel yönetimler öncelikle iklim krizi nedeniyle sorun yaşayacakları noktaları çok iyi belirleyip, olası felaketlerin önüne geçmek için gerekli önlemleri almak zorunda. Aşırı hava olaylarının hangi kenti, ne zaman vuracağını kestirmek oldukça güçleşti. Şiddetli yağışlar, kuraklık, sıcak hava dalgaları gibi aşırı hava olaylarının sonuçları doğru bir planlama ile azaltılabilir. Isı adalarının azaltılması için yeşil alanlar çoğaltılabilir, su baskınlarının önlenmesi için altyapı güçlendirilebilir. Afet planları hazırlanabilir. Daha önemlisi ise kentleri büyütmemek ve yeni yapılaşmayı iklim krizinin sonuçlarını da düşünerek organize etmek. Fırtına hızlarının artacağını düşünerek, kentteki asılı tabelaların kaldırılmasından deniz seviyesindeki yükselişten korunmak için yapılacak setlere kadar yapılacak çok fazla iş var.

“Aşırı hava olaylarının hangi kenti, ne zaman vuracağını kestirmek oldukça güçleşti.”

Seragazı emisyonlarını azaltma konusunda da kentler öncülük edebilir. Yeni yapılan binalar için ciddi yalıtım standartları getirmek hem doğalgaz hem de klimalara harcanan elektrik miktarını azaltabilir. Yeni yapılan binaların çatıları güneş panelleri için ayrılabilir. Yayalaştırma, bisiklet yolları, toplu ulaşım kentlerin enerji faturasını dolayısıyla atmosfere bırakılan emisyon miktarını azaltabilir.

Tüm bu teknik önlemlerin yanında kentlerin pek akla gelmeyen başka bir fonksiyonu daha var. İnsanların yaşam tarzları kentlerde şekilleniyor. Kent bahçeleri, atık geri dönüşüm merkezleri, bisiklet yolları, yolu o kentten geçen kişilerin yaşam tarzını da belirliyor. Örneğin İzmir’de, İzmir Körfezi boyunca uzanan sahil şeridi, yazın gece hayatının da şekillendiği bir yer. Birçok aile, evdeki klimasını kapatıp geceyi sahilde geçiriyor. Bu sahil şeridi olmasa elektrik tüketimi çok daha fazla olabilirdi. Yaşamı sokağa taşıyan bu kültür daha fazla park ve açık alan talep ediyor. Bu talep kentin iç bölgelerine de yansıyor. Sahil şeridindeki bisiklet yoluna erişim isteği diğer bölgeleri de değişime zorluyor. Ortaya çıkan çöp sorunu bile, kullanılırsa size atık yönetimi konusunda bir eğitim fırsatı verebilir. Büyük kentler ve merkezler, sadece sakinlerine değil, oraya iş, turizm ve eğitim için gelenlere de değişimi gösterme, yaygınlaştırma fırsatı veriyor. Hollanda’ya giden bir turist bisiklet kültürünü öğreniyor, Londra’yı ziyaret eden bir kişi kentin merkezine otomobille gitmenin paralı ve teşvik edilmemesi gereken bir şey olduğunu görüyor. Kentler, çevresel dönüşümde kritik öneme sahip yerleşim unsurlarından biri. Onları dönüştürmek, küçültmek ve enerjiden gıdaya üretim süreçlerine daha fazla katmak zorundayız.

Özgür Gürbüz, Ekosfer Derneği Yönetim Kurulu Üyesi