You are here

“Konut Hakkı Kriterlerine Uygun Sosyal Konutlara İhtiyaç Var”

Son zamanlarda kiralarda büyük artış olduğu görünüyor. Özellikle yüz yüze eğitimin başlamasıyla birlikte öğrenciler uygun fiyatlı konut bulmakta zorlanıyorlar. Hatta yalnızca öğrenciler de değil, kent emekçileri için kira ciddi bir sorun olmaya başladı. Nitekim 2021 yılında dünyada en çok kira artışı olan ilk beş şehrin üçü Türkiye’de; birinci sırada İzmir, ikinci sırada Ankara ve dördüncü sırada da İstanbul var. Aslına bakılırsa, İstanbul’da kira artışlarını epeydir kentsel dönüşümün ranta dönüşmesiyle deneyimliyorduk. Fakat barınma sorununun bugün itibariyle en önemli kentsel sorunlardan biri haline geldiğini de görüyoruz. Bu gelişmeler doğrultusunda, konut hakkı, barınma hakkı, artan kiralar, konut krizi ve daha fazlasını, bağımsız araştırmacı Cihan Uzunçarşılı Baysal‘la konuştuk.

***

Konut hakkı ile barınma hakkı arasında bir fark var mıdır; kira artışlarını bu çerçevede nasıl değerlendirebiliriz?

Birleşmiş Milletler’in 1966 tarihli iki önemli ikiz sözleşmesinden biri olan Ekonomik Sosyal Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme[1] (ESKHS), Evrensel Beyanname ile birlikte uluslararası insan hakları rejiminin üç önemli ayağından biridir. Sözleşme’nin 11. Madde 1. Paragrafı ve Ekonomik Sosyal Kültürel Haklar Komitesi’nin (bundan böyle Komite olarak geçecek) konut hakkı ile ilgili genel yorumları ve ayrıca BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği bünyesindeki Yaşamaya Elverişli Konut Hakkı Özel Raportörünün (bundan böyle Raportör olarak geçecek) ilgili raporları ve yorumları, biz konut hakkı savunucularının pusulalarıdır.

Cihan Uzunçarşılı Baysal

Barınma hakkı ile konut hakkı arasında bir fark olup olmadığının yanıtı, Komite’nin   1991 tarihli “Yaşamaya Elverişli Konut Hakkı” başlıklı 4 Numaralı Genel Yorumundadır. Ama önce, Sözleşme’nin 11. Madde 1.Paragrafına bir göz atalım. 11. Madde, “Yaşama Standardı Hakkı” başlığı altında geçer. Burada kastedilen standart, insan onuruna yakışan bir yaşam hakkıdır ve görüldüğü üzere, “yeterli barınma” da bu standardın bir parçasıdır: “Bu Sözleşmeye taraf olan Devletler herkese, kendisi ve ailesi için yeterli bir yaşam standardına sahip olma sağlar. Bu standart, yeterli beslenmeyi, giyinmeyi, barınmayı ve yaşama koşullarının sürekli olarak geliştirilmesini de içerir. Taraf Devletler bu hakkın gerçekleştirilmesini sağlamak için, kendi serbest iradelerine dayalı uluslararası işbirliğinin esas olduğunu kabul ederek, uygun tedbirleri alırlar”. Paragrafta dikkat çeken ve konumuzu ilgilendiren, barınma dahil sayılan hakların “sürekli olarak geliştirilmesidir”. Hakların zamanın koşullarına göre geliştirilmeleri ve haklardan geriye gidiş olmaması taraf devletlerin yükümlülüğüdür. Paragrafta, konut hakkı yer almamakta Evrensel Beyanname’den devamla barınma hakkı geçmektedir. Bu bağlamda, barınma, geniş kapsamlı olarak, yeterli beslenme, giyinme ve yaşam koşullarının sürekli olarak geliştirilmesi ile bağlantılı bir yaşam standardına sahip olma hakkıdır. Paragraf, hakların bölünmez bütünlüğünü göstermektedir. En önemlisi barınma hakkı, insan onuruna yakışan bir yaşam standardının vazgeçilmez bileşeni olarak mülkiyetten bağımsız tanımlanmaktadır.

70’lerin sonlarından itibaren uygulanmaya başlayan neoliberal ekonomi politikaları, tüm diğer haklar gibi konut hakkını da ezer geçer. Soylulaştırma, “temizleme”, yeniden canlandırma ve kentsel dönüşüm projeleri ile mega projeler, özelleştirmeler ve bir dizi benzer uygulamalar, sosyal konutların, sosyal kiralık konutların, enformel mahallelerin, “çöküntü bölgesi” olarak damgalanıp kriminalleştirilen kent merkezlerindeki mahallelerin yok edilmeleri, nüfuslarının zorla tahliyelerle yerlerinden edilmeleri gibi vahim sonuçlar doğurur. 90’lardan itibaren ayyuka çıkan konut hakları ihlalleri karşısında Komite, 1991 ve 1997 yıllarında iki önemli genel yorum vasıtasıyla konut hakkını güçlendirecektir. Komite, 4 Numaralı Genel Yorum (1991) ile ESKHS 11.Madde 1. Paragraftaki yeterli bir yaşam standardı faktörlerinin arasına konut hakkını ekler ve barınma kelimesini çıkartır. Bu değişiklik, hakkın kapsamında bir geriye dönüşe sebep olmaz; tam aksine, 4 Numaralı Genel Yorum ile konut hakkının içeriği genişletilir. Şöyle ki, barınma ile kastedilen, kişinin başını sokacağı dört duvar bir çatı, bir baraka ya da örneğin depreme dayanıksız elverişsiz şartlarda bir konut olabilirken “yaşamaya elverişli” konutun asgari standartları 7 alt başlık altında açılır: 1) Kullanım hakkının yasal güvenliği 2) Hizmet, malzeme, tesis ve altyapısı elverişli, yeterli su, kanalizasyon, aydınlatma, ısı, özel alana vb sahip konut 3) Maddi olarak karşılanabilen, ekonomik konut 4)  Afetlere, iklim şartlarına karşı oturmaya elverişli sağlam, sağlıklı, güvenli konut 5) Ayrımcılık yapmadan herkes için erişilebilir konut 6) Diğer haklara erişimi kolay, ek maddi yük getirmeyecek elverişli bir lokasyona sahip konut 7) Konut kullanıcılarının gündelik yaşamları ve kültürel pratiklerine uygun, kültürel yeterliliğe sahip konut. İlerleyen yıllarda, gerek Raportör gerek Komite, ilgili yorumlar ve bilgi formları  (fact sheet) vasıtasıyla bu 7 kriterin kapsamlarını genişletecek ve ek kriterler -örneğin kadınların ev içi şiddetten korunmalarına yönelik- getirecektir. Dolayısıyla, her ne kadar barınma hakkı olarak tanımlansa da insan onuruna yakışan bir yaşam standardı talebindeysek, yukarıda sayılan kriterler ışığında konut hakkı denmesi doğrudur. Barınma kelimesini tercih eden kesimler, konutun meta olması hasebiyle böyle bir seçime gittiklerini belirtmektedirler. Oysa, yaşamaya elverişli konut hakkının birinci kriteri olan “kullanım hakkının” yasal güvenliği çekirdek kriter olup mülkiyetten bağımsız bir haktan, bir kullanım hakkından bahsedilmektedir. Kullanım hakkının, kiralık, mülk, kooperatif, afet konutu, sosyal konut gibi çeşitli şekillerde olabileceğini belirten Komite, yasadışı işgal ve iskânı da birer kullanım hakkı olarak tanımıştır: “Konut hakkı mülkiyet hakkından daha geniş kapsamlıdır[2]”.Ve her ne çeşit kullanım hakkı olursa olsun, konutun her türlü tehdit, taciz ve zorla tahliyeye karşı yasal güvenliğini kabul etmektedir.

Zurnanın zırtı, yukarıdaki paragrafın son cümlesinde, konut hakkının mülkiyet hakkından çok daha geniş kapsamlı olmasında, sadece tapuluları değil, kiralıklar, kiralık sosyal konutlar, enformel konut alanları da dahil tüm mülksüzleri içermesindedir. İnsan hakları bu yöndeyken, tam aksine, temel bir hak olan konutun bir metaya, yatırım aracına hatta finans varlığına dönüştürüldüğü bir sistemdeyiz. Sistem, çarklarını kentin ve konutun finansallaştırılması üzerinden döndürdükçe, sadece kiracılar değil tüm mülksüzler sistem dışına atılmaktadır. Ve bu sistemin yanlış çalışmasından ya da aksamasından değil, tam da istediği gibi çalışmasındandır. Bu nedenle, sistem alt, alt-orta gelir grupları kiracılarını koruma yönünde tedbirlere, uygulamalara gerek duymamaktadır; hatta, umuru değildir bile diyebiliriz. Kira artışlarını da bu yönde değerlendirmeliyiz. Sistem, üst gelir gruplarına yönelik konut inşa etmekte, kiralık sosyal konut sağlamak yerine tam aksine eldekileri de özelleştirmekte, yıktığı enformel mahallelerde ekonomik şartlarda kiracılığı yok ederken, aynı koşullarda kiralık bulamayan nüfusları sokaklara itmekte, evsizlerin sayılarını artırmaktadır. Bugün, yatırım ve spekülasyon amaçlı elde tutulan dünya üzerindeki boş konut stokları evsizlerin sayılarını aşmıştır. Bu bir insanlık ayıbıdır; hele ki pandemiler çağında! Dünya üzerinde uzun süredir yaşanmakta olan kiralık konut krizleri ve zorla tahliyeler, pandemi sürecinin getirdiği ekonomik daralma sonucunda iyice fazlalaşmıştır. Pandemi, hak ihlallerini ve mağduriyetleri bir yandan derinleştirirken bir yandan da yeni ihlallere sebebiyet vermektedir.

Deneyimlediğimiz bu sorunlar kira krizi olarak da anılıyor. Dünyanın farklı yerlerinde bu konuda kira artışlarına sınırlama getirilmesi, zamların durdurulması, tavan fiyat uygulaması, tahliye yasakları, tahliyelere karşı dayanışma ağları, kiracı sendikaları, kira grevleri gibi tartışmalar sürüyor. Türkiye’de bu tür talepler tartışılıyor veya sahipleniliyor mu?

Yukarıda söylediklerimden yola çıkarak, buna kira krizi yerine geniş kapsamlı bir çerçeveden konut hakkı krizi denmesinin daha doğru olacağını düşünüyorum. Böyle baktığımızda, mücadelenin bileşenlerini ve mücadele cephesini de genişletmekteyiz. Nitekim, bugün dünya üzerindeki gördüğümüz kira grevleri ve protestoları, sadece kiracı gruplarınca değil kent hakkı ve konut hakkı örgütleri ve aktivistleri tarafından da sahiplenilmektedir.

Burada tekrar Komite’ye ve diğer Genel Yorumuna, 1997 tarihli “Zorla Tahliyeler” başlıklı 7 Numaralı Genel Yorumuna bakmamız gerekiyor.  4 Numaralı Genel Yorum ile tapulu, tapusuz fark etmeden, konutun her türlü tehdit, taciz ve zorla tahliyeye karşı yasal güvenliğini kabul eden Komite, daha sonra 1997 tarihli 7 Numaralı Genel Yorum  ile yasa dışı işgal ve iskan dahil, her ne çeşit kullanım hakkı olursa olsun, kişilerin, ailelerin ve toplulukların iradeleri dışında ve alternatif sağlanmadan konutlarından, mahallelerinden çıkartılmalarını “zorla tahliye” saymış ve insan haklarının devasa ve “ilk görüşte” ihlali olarak kabul etmiştir. Bugün, kiracı nüfuslar dahil tüm mülksüzlerin zorla tahliyeleri çağındayız! Ve altını tekrar çizersek, sistem buradan işliyor. Kiralık sosyal konutun tarihe karıştığı, kiracıların çoğunluğunun ev sahiplerinin yüzlerini görmedikleri (çünkü küresel şirketler), devletlerce fahiş kira artışlarına sınır getirilmediği hatta umursanmadığı bir düzlemdeyiz. Konut pazarına girip kiralık konut toplayan küresel gayrimenkul şirketleri, Airbnb uygulamaları, sosyal konutların özelleştirilmeleri gibi konut hakkını yerle yeksan eden uygulamalar dünyanın yeni normali. Dünya üzerinde gördüğümüz protestolarla itirazlar da buradan yola çıkıyor; yaşanabilir, elverişli şartlarda kiralık konuta erişimin imkansızlaşmasından.

Konut hakkı, kiracılık hakkı mücadeleleri arasında başarılı olanlar olsa da uzun erimli olacaklarını söyleyemeyeceğiz. Berlin, mücadele hattında çok önemli bir örnektir; ancak, orada bile zafer zor gözüküyor. Uzun uğraşlar sonucunda Berlin’de kiralara getirilen üst sınır büyük bir başarıydı ama Anayasa Mahkemesi’nden döndü. Mahkeme, federal hükümetin görev alanında yerel yönetimin böyle bir işlem yapamayacağına karar verdi. 26 Eylül’de, büyük çabalarla toplanan imzalar sonucunda kabul edilen bir referandumda Berlinliler oy kullanacak. Şehirdeki konutları toplayan ve fahiş kira artışlarına sebep olan büyük emlak şirketlerinin ellerindeki 240.000 konut biriminin kamulaştırılmasına yönelik referandumdan olumlu sonuç çıksa da hukukçular bunun bağlayıcı olmayacağından bahsetmekteler. Konut hakkı alanında Barcelona yerel yönetimi bir diğer önemli örnektir. Belediye başkanı Ada Colau, uzun yıllar mücadele sürdürmüş bir konut hakkı aktivisti. Yönetimi aldığında ilk işi Airbnb uygulamalarına sınırlama getirmek oldu. Bankaların ellerinde yatırım amaçlı tuttukları konutları, belli bir süre kullanıma açmazlarsa kamulaştıracağını ve ihtiyacı olanlara kiralayacağını ilan etti. Ekibiyle birlikte konut hakkına yönelik icraatları var. Ama nereye kadar? İlk dönem iktidarı alan Colau, bu ikinci dönemini koalisyonla yürütüyor ve tavizler vermek zorunda! ABD, Kanada başta olmak üzere gelişmiş ülkelerde, zorla tahliyelerin pandemi sürecinde durdurulması, kira moratoryumları, otellerin evsizlere açılması gibi geçici tedbirler yavaş yavaş sonlandırılmakta. Kira ödemeye başlayacak nüfuslarla evsizler korku ve endişe içinde.

Kısaca, David Harvey’in vurguladığı üzere: “Lefebvre, ‘Belirli bir mekanı bir süreliğine özgürleştirebilirsiniz ancak burada her zaman şunu göreceksiniz, eğer daha ileri bir özgürleştirme sürecine girmezseniz, özgürleştirmiş olduğunuz mekân, bir süre sonra dominant pratik tarafından tekrar absorbe edilir, ele geçirilir’, demişti. Bence bu çok önemli bir düşünce çünkü Lefebvre sonra şöyle der: ‘Günün sonundaki büyük soru, dominant pratiğin ne olduğudur’. Ve ben, bahsettiğiniz bir kısım mekânların bir süreliğine özgürleştirilebileceğinin imkân dâhilinde olduğunu düşünüyor olsam da, dominant pratik değiştirilmediği sürece, bu demektir ki, bu mekânlar her zaman tehdit altında olacaklar[3]”.  Ve dominant pratik, kenti ve konutu finansallaştıran kapitalizmdir.

2002’de nüfusun %73’ü kendi evinde otururken, 2018’de oran %56.2’ye inmiş, kiracılık ise %18.7’den %28.5’e yükselmiştir. Yoksul kesimler ve alt gelir grupları söz konusu olduğunda oranlar daha yükselmektedir. Bu gidişle, 20 yıl sonra kiracıların ev sahiplerini geçeceği öngörülmektedir.

Türkiye’ye gelirsek, konut politikasını tamamen mülkiyet odaklı bir politikaya indirgemiş ve “kira öder gibi ev sahibi olma” dışında seçenek sunamamış iktidarların yanı sıra,  “dünyada mekan, ahirette iman” düsturunu benimsemiş halk yığınlarının mülk edinicilikte buluştukları bir düzlemde kiracıların örgütlü eylemlerini ya da itirazlarını görmek şu ana kadar zordu. Geçmiş zaman kullanma nedenim, pandemi nedeniyle ihlal ve mağduriyetlerin katlanması ve ayrıca, ülkenin içine düştüğü ekonomik kriz yüzünden bir türlü ucuz kiralık konuta erişemeyen -ve bu politikalar devam ettiği sürece ileride de hiç erişemeyeceklerin bilen- genç nüfusların, öğrencilerin, emekçilerin yakın bir gelecekte “yaşamaya elverişli kiralık konut” seçeneği için örgütlenebileceklerini düşünmemdir. Rakamlar ve istatistiklerle devam edersek, TÜİK’in 2018 ‘Hane Halkı Tüketim Harcamaları’ verilerini 2002 verileriyle karşılaştırınca ev sahipliği oranının düzenli olarak düştüğünü kiracılık oranının ise arttığını görmekteyiz. 2002’de nüfusun %73’ü kendi evinde otururken, 2018’de oran %56.2’ye inmiş, kiracılık ise %18.7’den %28.5’e yükselmiştir. Yoksul kesimler ve alt gelir grupları söz konusu olduğunda oranlar daha yükselmektedir. Bu gidişle, 20 yıl sonra kiracıların ev sahiplerini geçeceği öngörülmektedir[4]. Aynı verilere göre, hane halkı bütçesinin %23.7’sini oluşturan konut ve kira/kredi harcamaları bütçenin ilk sırasında yer almaktadır. Eğer konut aidatlarını ve hizmetleri de eklersek, kiralıklar asgari ücrete yaklaşmakta ve alt gelir gruplarıyla asgari ücret kadar bile kazanamayan enformel sektör çalışanlarının kiralık konuta erişmeleri imkansızlaşmaktadır. Bu gruplar kentin en yetersiz, en niteliksiz konutlarına hatta depreme karşı dayanıksız binalara mahkum edilmektedir. Bu tablodan hareketle ve pandemi ve ekonomik krizi de göz önüne aldığımızda, alt gelir grupları nüfuslarının ilk görüşte insan hakları ihlali sayılan zorla tahliyeler ve ertesinde evsizlikle karşı karşıya kalacaklarını bilmek için müneccim olmaya gerek yoktur. Bu gidişat, yakın gelecekte diğer gelir gruplarını da içererek büyüyebilecek bir konut krizinin fragmanıdır! Filmin nasıl sonuçlanacağını ise konut hakkı mücadelesinin kitleselleşmesi tayin edecektir.

Herkes için güvenli, uygun fiyatlı, kalıcı konutlar inşa edilmesinde kamuya düşen rol nedir; TOKİ bu açıdan neleri yaptı/yapamadı?

Türkiye’de sosyal konut, TOKİ ve yerel yönetimlerin toplu konut şirketlerinin -eğer sahipseler- borçlandırmayla sattıkları konut demektir. Sistem, mülkiyetin özendirilmesi ve borçlanma teşvikiyle yürümektedir. Vatandaşlar, 15-20 yıl boyunca önemli borç yükleri altına sokulmaktadır. TOKİ’nin, en ucuz sayılacak, “Her Yıl 100.000 Sosyal Konut” kampanyasında aylık taksitler aidat hariç 894 TL (2+1) ve 1022 TL (3+1) iken, KİPTAŞ Silivri Konutları 1178 TL -1295 TL, aidatları da 166 TL-206 TL arasındadır. Dolayısıyla, TOKİ’nin ve bu bağlamda KİPTAŞ’ın alt gelir gruplarına yönelik sosyal konut inşa ettikleri birer aldatmacadır. TOKİ projelerinin aylık taksitleri, aylık apartman aidatları ve doğal gaz, elektrik, su gibi hizmetler toplandığında, bu nüfusların gelirlerinin çok üzerinde bir meblağla karşılaşmaktayız. Uzun yıllar boyunca açlık sınırında yaşayarak TOKİ taksitlerini ödemeye çalışan nüfuslar, eğitim, sağlık gibi diğer haklarından da mahrum kalmaktadırlar. Ya TOKİ’ye mahpus yaşamlara ya da borcuyla satıp elverişsiz kiralıklara, kentlerin çeperlerine, depreme ve diğer afetlere dayanıksız konutlara mecbur bırakılmaktadırlar.

TOKİ’nin Konya Selçuklu’daki konutları

İlk soruya atıfla, TOKİ konutlarında barınmanın sağlandığını ancak konut hakkının sağlanamadığını söyleyebiliriz. Konut hakkının asgari 7 kriterinin çoğu TOKİ konutlarında eksiktir. Tek düze TOKİ konutları, kültürel yeterlik kriterini, yüksek aidatlar ve taksitler, ödenebilirlik kriteriyle kullanımın yasal güvenliğini, çeperlerdeki TOKİ’ler lokasyonun elverişliliğini, kalitesiz altyapı ve hizmetler ve kısıtlı mekanlar, ilgili yeterlik kriterlerini ihlal etmektedir. Herkes için erişilebilir konut, AKP’nin ötekileştirici ideolojisi karşısında ihlal edilmekte, bekâr anneler, LGBT+ bireyler gibi grupların konuta erişimleri zorlaşmakta; engellilere yönelik konut inşa edilmemektedir. Sel sularında kalan, çöken, kayan TOKİ konutları da güvenli ve sağlam konut kriterini ihlal etmektedir. Kısaca, TOKİ konutları insan onuruna yakışır standartlarda konutlar olmayıp, nüfusları stoklayan insan silolarıdır. Kamuya düşen rol, devlet arazilerini özelleştirerek çeşitli gayrimenkul yatırım ortaklıkları vasıtasıyla sermayeye devreden, iddiasının tam aksine yoksuldan yoksundan alıp zengine veren TOKİ’nin yeniden yapılandırılarak ucuz kiralık sosyal konut seçeneğini de içerecek şekilde konut hakkı kriterlerine uygun ve ilgili nüfusların da sürece katılımıyla sadece sosyal konut üretmesidir: “Sosyal kiralık konut seçeneğini hiç kale almayan mülkiyet odaklı konut politikası, konuta erişemeyen vatandaşları insan onuruna yakışmayan, elverişsiz konutlarda barınmaya mecbur etmekte, deprem, pandemi gibi afetler karşısında savunmasız bırakmaktadır. Alt gelir grupları ile kent yoksullarının onlarca yıl yerleşik oldukları mahalleler, konutu kullanım hakkı yerine tapu üzerinden değerlendiren bir sistemde birikim amaçlı dönüşüme sokularak, mahalleliler zorla tahliyelerle TOKİ sitelerine zorla yeniden iskan edilmekte, böylece borç sarmalına dahil edilmektedir. Konutun yasal güvenliği yok sayılmakta, ödenebilirlik kriteri çiğnenmekte, yaygın ve kapsamlı insan hakları ihlali kabul edilen zorla tahliyeler dönüşüm alanlarının gerçeği olmaktadır. Dahası evsizlik artırılmaktadır[5]”.


Dipnotlar

[1] Diğeri, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’dir. 1966’da BM Genel Kurulu’nda kabul edilen İkiz Sözleşmeler, yeterli sayıda üyenin imzalamasıyla 1976’da yürürlüğe girmiştir.

Türkiye 2000 yılında imzaladığı Sözleşmeleri, üç yıl sonra, 2003’te TBMM’de onaylayıp yürürlüğe koymuştur: https://insanhaklarimerkezi.bilgi.edu.tr/tr/content/120-ekonomik-sosyal-ve-kulturel-haklara-iliskin-uluslararas-sozlesme/  Ekonomik, Sosyal, Kültürel Haklar Komitesi, Sözleşme’nin denetim organı olup aynı zamanda Genel Yorumları vasıtasıyla ilgili insan haklarını geliştirmektedir. 

[2] Fact Sheet No 21, The Human Right to Adequate Housing, 2009.

[3] https://yesilgazete.org/david-harvey-kamusal-alanlari-isgal-edip-halkin-siyasi-alanlari-haline-getirmek-gerekiyor/

[4] https://www.patronlardunyasi.com/haber/Bir-yilda-yuzde-11-artti-Turkiye-de-kiraci-sayisi-artiyor-ev-sahibi-orani-azaliyor/223342

[5] Cihan Uzunçarşılı Baysal, Pandemi ve Ötesinde Türkiye’de Konut Hakkı, İstanbul Kent Araştırmaları ve Düşünce Dergisi, İBB-İPA : 2021/ 001.

Top