Share

“Feminist Şehir” Nedir?

Röportaj: Finbarr Toesland  (Türkçesi: Bengisu Kılıç, Kadıköy Akademi Gönüllü Araştırmacısı)

Rakipsiz iş fırsatları ve kapsamlı toplu taşıma olanaklarından, kültürlerin karışımına kadar, kentleşme bildiğimiz hayatın birçok yönünü değiştirdi. Ancak ne yazık ki bu kazanımlar eşit olarak paylaşılmadı. Leslie Kern’in Feminist Şehir: Bir Saha Rehberi’nde tartıştığı gibi, kadınlar ve diğer marjinal gruplar, hayatlarını etkileyen planlama kararlarının dışında bırakılıyor ve şehir içi hareketliliği zorlaştıran sayısız engelle uğraşmak zorunda kalıyorlar.

Kanada’daki Mount Allison Üniversitesi’nde coğrafya ve çevre doçenti, ayrıca üniversitenin kadın ve toplumsal cinsiyet çalışmaları direktörü olan Kern, kitabında kentsel alanların cinsiyete dayalı zararlı eşitsizlikleri nasıl körüklediğini ve köklendirdiğini araştırıyor. Kern’ün araştırmaları ve çalışmaları kişisel deneyimlerinin, tarihin ve popüler kültürün bir  karışımı niteliğinde. Kadınların şehri annelik, arkadaşlık, protesto ve korku gibi çeşitli açılardan nasıl deneyimlediklerini inceliyor. Feminist Şehir‘de, çocuk dostu toplu taşıma eksikliğinden sokak tacizine ve tek aileli konut bölgelerine ayrılmaya kadar, kentsel alanlarda yaşayan kadınları etkileyen çok çeşitli engeller analiz ediliyor.

Feminist coğrafyacı Leslie Kern

İlk olarak en bariz soru ile başlayalım: Bir şehri feminist yapan nedir?

Feminist bir şehir, orantısız bir şekilde kadınlara düşen bakım emeğinin şehrin altyapısı ve sosyal politikaları aracılığıyla desteklendiği, yeniden paylaştırıldığı ve mümkün olduğunca kolektif hale getirildiği bir şehir olmalıdır. Kitapta yazdığım gibi, “feminist şehir, farklı yaşama, daha iyi yaşama ve kentsel bir dünyada daha adil yaşama konusunda süregelen bir deneydir”.

Feminist Şehir‘de, “protestolara katılmanın şehre ait olma duygunuzu nasıl canlandırdığından” bahsediyorsunuz. Şehirleri daha eşit hale getirirken, hükümetler, şehir plancıları ve vatandaşlar arasındaki ilişkiyi nasıl öngörüyorsunuz?

Harika bir soru. Bence gördüğümüz şey, özellikle geçen yaz Black Lives Matter’ın başardıklarını düşünürsek, bu hareketin [bu] küresel yeniden dirilişte toplumsal hareketlerin söylemi değiştirmede gerçekten anahtar olduğudur. Bu yazdan önce, örneğin polisi finanse etmeyi kesmekle ilgili konuşmalar, BBC ya da New York Times’ta yapabileceğiniz bir konuşma değildi, çok radikal, çok uçuk görünüyordu.

Ancak bu protesto hareketinin gücüyle konuşma ve diskur yön değiştirdi, artık şehir planlamacılarının, şehir politikacılarının ve polis güçlerinin ilgilenmesini gerektiren bir konu haline geldi. Bence protestoların ve sosyal hareketin rolü, dikkatleri doğru meselenin üzerine çekmeyi başarıp hükümetleri ve planlayıcıları, kendi radarlarına / takvimlerine girmemiş olabilecek şeylere dikkat etmelerini sağlamaktır.

Bir şehrin tasarımında, feminist coğrafyada tutulan fikirler nasıl ve ne ölçüde geleneksel çekirdek aile dışında kalan gruplar üzerinde anlamlı bir etki yaratabilir?

Umudum, feminizm belirli normları, varsayılanları test etmek ve çürütmek için çalışırken, bir yandan sağduyu olarak görülen şeyler hakkındaki sabit fikirlerin sorgulanmaya başlamasıdır.  Bu nedenle, örneğin, tek ailelik bir evin, geleneksel aile yapısına uygun olmadığı, seçenek yelpazesinin daha geniş olduğu bir kent hayal etmeye çalışıyoruz. Bu, farklı barınma tarzlarını, eve bağlı farklı fikir ve ideolojileri içerebilir. Bir ailenin ve bir ailenin neye benzediğini hayal etmenin farklı yollarını içerebilir.

Bence salgın sırasında gördüğümüz önemli şeylerden biri şu ki, tek kişilik haneler ve yaşlılar gerçekten bu süreçte zorluk çekiyorlar. Geleneksel çekirdek aileye tipik olarak dahil edilmeyen gruplar, gerçekten sürecin ve desteklerin dışarısında yalnız bırakıldılar. Öyleyse, farklı akrabalık biçimleri, farklı hane halkları hayal ediyor olsaydık ve tamamen romantik bir ortaklık ve çocuk yetiştirmeye odaklanmasaydık, çok daha fazla insanın ihtiyacına yönelik uygulamalar geliştirebilirdik.

Covid-19, Feminist Şehir‘de gündeme getirdiğiniz bir dizi konuyu, yani bakım işinin eşit olmayan yükünü sıkça vurguladı.

Pandemi, kitapta belirtmeye çalıştığım şeylerden birini gösterdi: kadınlar üzerinde hala orantısız bir yük var ve çoğu zaman bunu gerçekten sorgulamıyoruz. Vurgulanan şeylerden biri, şehirlerimizin kamusal ve özel arasındaki ayrıma bağlı olarak kuruluyor oluşudur. Çekirdek aile evi, doğası gereği genelde görünür olmayan ve büyük bir iş yükü gerektiren bakım işlerinin kadınları sömürüşünü gizlemekte harikadır. Karantinada, bu sorun milyonlarca hanenin evlerine kapanmasıyla daha da büyüdü ama yine de bir şekilde bu durumun sorun olmayacağına dair temelsiz bir varsayım var – ama bu bir sorun.

Bir endüstri araştırması, dünyanın en büyük 100 mimarlık firmasından sadece üçünün kadınlar tarafından yönetildiğini ortaya koydu. Şehirde ortaya çıkan cinsiyetçiliğin ne kadarı mesleğin erkek egemen doğasıyla bağlantılı?

Mesleğimiz ne olursa olsun, doğru olduğunu düşündüğümüz şeyler açısından hepimiz yanımızda bir dizi değer ve dünya deneyimi getiriyoruz. Eğer beyazların hükmettiği bir meslek olan mimarlıkta, mimarların çoğu, orta ve üst sınıftan erkeklerse, aslında mimarlık uygulamalarının çoğunun çok sınırlı bir bilgi birikimi ve yaşam deneyimi kümesine hitap ettiğini söyleyebiliriz. 

Geçenlerde birisi bana New York, Ithaca’daki Cornell Üniversitesi’ndeki güzel yeni kütüphaneden bahsediyordu, ancak tüm zeminler, diğer tarafını görebileceğiniz metal ızgaralardı. Örneğin, düzenli olarak etek giyen bir kadınsanız, bu, üzerinde duruyor olmak için endişe verici bir ortamdır. Bu, bir alan tasarlamanın yenilikçi ve heyecan verici bir yolu olabilir. Ancak ortamlarda hareket etme konusunda farklı şekillerde belirginleşmiş deneyimleri olanlar (bu durumda etek giyen kişiler) insanlar için işe yaramayacak “yenilikçi” bir yol.

Bir şehri daha feminist yapmaya yönelik eylemler, genellikle şehir planlamasının dışında tutulan marjinal topluluklar üzerinde nasıl yararlı bir etkiye sahip olabilir?

Fiziksel erişilebilirliği nüfusun niş bir kesimi olan engelli nüfusuna yönelik düşünme eğilimindeyiz. Ancak erişilebilirlik uygulamaları, bebek arabasını iten bir baba, yaşlı insanlar ve hatta pazar arabasını eve götüren biri için bile hayatı kolaylaştıran etkilere sahiptir. Tipik, standart, beyaz erkek orta sınıf figürünü şehirdeki orta sınıf beyaz bir kadın figürle değiştirmemeye dikkat etmeliyiz. Çünkü bu tür normlar, ırkçılığın, yoksulluğun ve homofobinin farklı kadın gruplarının yaşamlarını etkileme biçimlerini hesaba katmaz.

Gelişmekte olan dünyada, yeni yapılanan şehirlerde hangi eski kentleşme başarısızlıklarının tekrarını ne ölçüde görüyorsunuz?

Bu harika bir soru. Bence bu soruda üzerine değinilen nokta süregiden sömürgecilik biçimi. Küresel Kuzey şehirlerinin deneyimleri, genellikle diğer tüm yerlerin doğal olarak takip etmesi gereken gelişimin zirvesi olarak görülüyor. Neyse ki çoğu durumda bunun doğal mı, arzu edilir mi yoksa farklı bağlamlarda mantıklı mı mantıksız mı olduğunu sorgulamaktan vazgeçmedik.

Küresel Kuzey kentlerinin çoğunda özel mülkiyetin ezici önemi aslında eski dostumuz kapitalizmin eseri diyebiliriz. Diğer yerlerde, ortak mülkiyet ile ilişkili farklı gelenekler vardır ve kamusal ve özel alan arasındaki ayrım farklı görünür. Bu kültürlerden birinin doğası gereği diğerinden daha iyi olduğu anlamına gelmez, ama kentsel alanın ne olabileceğine dair bir Küresel Kuzey, kapitalist özel mülkiyet görüşünü empoze etmek, birçok kültürel benzersizliği, karmaşıklığı ve hatta belki de bazı ilginç yaşam biçimlerini silebilir. 

Halihazırda kadınlar göz önünde bulundurularak yeniden tasarlanan birkaç şehir örneği var. Kadınların ve erkeklerin politika, mevzuat ve kaynak tahsisinde eşit olarak hesaba katıldığı Viyana’nın toplumsal cinsiyet eşitliği politikaları ivme kazanıyor. Barselona’nın kadın belediye başkanı Ada Colau, trafiğe yalnızca blok çevresinde izin verilen ve önceliğin yaya ve yeşil alanlara verildiği şehrin “süper bloklarını” genişletmek gibi radikal yeni girişimler öneriyor. Feminist bir şehir vizyonu gerçeğe mi yaklaşıyor?

İyimser hissettiğim zamanlarda, tümüyle feminist olmayan ancak yine bir çeşit feminist sonucu olan planlarda bir miktar ilerleme kaydedildiğini düşünüyorum. Örneğin, şehirlerin çeşitli hizmetlere, okullara, işyerlerine yakınlığı ve kırsala göre çok daha gelişmiş olan toplu taşıma sistemi bakımından kadınlar için iyi bir ortam olabileceğine dair feminist söylemlerle örtüşen 15-dakika kenti uygulaması.

Dolayısıyla, günümüz vizyonu insanların vakitlerini boşlukta ve yollarda kaybolarak çöp etmeyecekleri bir düzen sağlama adımları atıyor denebilir. Umuyorum ki, bakım emeğinin önemini kabul etmek ve emeğin iyi desteklendiğinden, iyi ücretlendirildiğinden ve bunlara saygı duyulduğundan emin olmak için şehirlerimizi nasıl iyileştirebileceğimize dair ciddi ve kapsamlı bir şekilde düşünmenin zamanı gelir.

Kitabın Türkçe çevirisi Sel Yayıncılık tarafından da yayınlandı.

Kaynak: City Monitor